MURİSİN ÖLÜMÜNDEN DOĞAN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ

MURİSİN ÖLÜMÜNDEN DOĞAN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ

        Dava; murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Somut olayda, nüfus kayıt örneğindeki bilgilere göre çocuğun evlendiği ve bu evliğinin boşanma ile sona erdiği, sonrasında yeniden evlendiği ve halen evli olduğu anlaşılmaktadır. Bu halde davacı çocuğun ilk evli kaldığı tarihler arasında destekten yararlanmadığı kabul edilerek bu sürenin hesaptan dışlanması gerekirken; ikinci evlilik tarihinden itibaren destekten çıktığı kabul edilerek yapılan hesabın hükme esas alınması isabetsiz olmuştur.

Mahkemece yapılacak iş, hükme esas alınan hesaptan, davacı çocuğun ilk evliliğine dair sürenin hesap harici bırakılarak destek tazminata hükmetmekten ibarettir. Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

T.C.

YARGITAY

21. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/700

K. 2017/4207

T. 22.5.2017

6098/m.53

DAVA : Davacılar, murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 1- )Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplerle temyiz kapsam ve nedenlerine göre, asıl ve birleşen davada davacı vekillerinin tüm, davalı vekilinin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

2- )Dava, 22.04.2010 tarihli iş kazası sonucu sigortalının vefatı sebebiyle maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacı eş lehine 82.544,57 TL maddi ve 20.000 TL manevi, birleşen davada davacı çocuk lehine 3.803,77 TL maddi ve 5.000 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelere göre ölümün iş kazası sonucu meydana geldiği ve ölümle sonuçlanan olayda sigortalının %50 oranında müterafik kusurunun bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, tazminatın belirlenmesi noktasında toplanmaktadır. Tazminatın saptanmasında ise; zarar ve tazminata doğrudan etkili olan işçinin net geliri, bakiye ömrü, iş görebilirlik çağı, iş görmezlik ve karşılık kusur oranları, destek görenlerin gelirden alacakları pay oranları, eşin evlenme olasılığı, Sosyal Sigortalar tarafından bağlanan peşin sermaye değeri gibi tüm verilerin hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde öncelikle belirlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Öte yandan tazminat miktarı; işçinin olay tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluştuğu yönü ise söz götürmez. Başka bir anlatımla, işçinin günlük net geliri tespit edilerek bilinen dönemdeki kazancı mevcut veriler nazara alınarak iskontolama ve artırma işlemi yapılmadan hesaplanacağı, bilinmeyen dönemdeki kazancının ise; yıllık olarak %10 arttırılıp %10 iskontoya tabi tutulacağı, 60 yaşına kadar ( aktif ) dönemde, 60 yaşından sonrada bakiye ömrüne kadar ( pasif ) dönemde elde edeceği kazançların ortalama yöntemine başvurulmadan ve asgari ücretle her yıl için ayrı ayrı hesaplanacağı Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.

Kuşkusuz, açıklanan zarar ve tazminatın hesaplanması yönteminde, hak sahibi eşin destek süresinin işçinin bakiye ömrü ile sınırlı olacağı, kural olarak, kız çocuklarının köyde oturmaları halinde 18, kentte oturmaları durumunda ise 22 yaşına kadar, erkek çocuklarının ise 18 yaşına kadar destek görecekleri, ancak çocukların içinde bulundukları koşullara göre, yüksek öğrenim görebileceklerinin kabulünün gerektiği hallerde 25 yaşına kadar destekten yararlandırılmalarının gerekeceği açıktır.

Bununla beraber Dairemizin “2003/118 Esas, 2004/1079 Karar” sayılı ilamında da belirtildiği üzere evlenmenin işaret olunan yaşlardan önce gerçekleşmesi halinde, varsayıma dayalı hesap yapılmayacağı ve zarar hesabının desteğin evlenme tarihinde kesileceği kabul edilerek evlenme tarihine kadar hesap yapılması gerektiği açıktır.

Somut olayda, nüfus kayıt örneğindeki bilgilere göre çocuk İ., ‘nın ilk kez 11.11.2011 tarihinde evlendiği ve bu evlliğinin 01.02.2013 tarihine boşanma ile sona erdiği, sonrasında 18.10.2014 tarihinde yeniden evlendiği ve halen evli olduğu anlaşılmaktadır. Bu halde davacı çocuğun evli kaldığı 11.11.2011-01.02.2013 tarihleri arasında destekten yararlanmadığı kabul edilerek bu sürenin hesaptan dışlanması gerekirken; ikinci evlilik tarihi olan 18.10.2014 tarihinden itibaren destekten çıktığı kabul edilerek yapılan hesabın hükme esas alınması isabetsiz olmuştur.

Mahkemece yapılacak iş, hükme esas alınan hesaptan, davacı çocuğun ilk evliliğine dair sürenin hesap harici bırakılarak destek tazminata hükmetmekten ibarettir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmektedir.

O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde davalıya iadesine, 22.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Aile Hukuku, Avukat, Boşanma Davası, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, maddi tazminat, Medeni Hukuk, Miras Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İPOTEĞİN FEKKİ VE KÖTÜ NİYET TAZMİNATI İSTEMİ

 İPOTEĞİN FEKKİ VE KÖTÜ NİYET TAZMİNATI İSTEMİ

                            Davaya konu genel kredi sözleşmesinde davacının müteselsil kefil olduğu bu durumda davacının da şirket ortağı ve yöneticisi gibi kefalet vermiş sayıldığından eş rızasına gerek olmadığı, müteselsil kefalet sözleşmesine imza atan, davalı bankanın güven verip davalı bankanın asıl borçluya kredi kullandırmasından sonra davacının kefalet sözleşmesinin geçersizliğini ileri sürmesi, kredi ve kefalet sözleşmesinin imzalandığı tarihten dava tarihine kadar sessiz kalmasının dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

T.C.

YARGITAY

19. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/5618

K. 2017/1675

T. 2.3.2017

6102/m.7

6098/m.584/ son

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalı banka ile dava dışı … Gıda İnş. Teks. Turz. İletişim San. ve Tic. Ltd Şti. arasında 01.08.2013 tarihli 250.000,00 TL limitli genel ticari kredi sözleşmesi düzenlendiğini, müvekkilinin sözleşmeyi müteselsil kefil sıfatı ile imzaladığını ancak kefilin sorumlu olduğu azami miktar, kefalet tarihi ve müteselsil kefil ibarelerinin müvekkilinin el yazısı ile yazılmadığını, ayrıca müvekkilinin kefil sıfatıyla sözleşmeye imza attığında, evli olmasına rağmen eşinin yazılı rızası olmaksızın kefalet sözleşmesinin akdedildiğini belirterek, kefalet sözleşmesinin geçersiz olması nedeni ile hükümsüzlüğünün ve müvekkilinin 239.179,14 TL borçlu olmadığının tespitine, davalı banka lehine tesis edilen ipoteğin fekkine, % 20 kötüniyet tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davaya konu kefalet sözleşmesinde kefalet limitinin 350.000,00 TL olduğunu, takip tarihi itibarı ile banka alacağının 239.179,14 TL olduğunu davacının borcun tamamından hukuken sorumlu bulunduğunu, ipotek tesisine dair işlemden önce taşınmazın tapu kütüğünde aile konutu olduğuna dair bir şerh bulunmadığını, bu durumda müvekkili bankanın ipoteğe dair kazanımının iyi niyetli olduğunu ve bu kazanımın hukuken korunması gerektiğini, ipotek tesis işleminin yapıldığı anda eşin onayının alınması zorunluluğunun da olmadığını belirterek, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davaya konu genel kredi sözleşmesinde davacının müteselsil kefil olduğu bu durumda TTK’nun 7 ve TBK’nun 584/ son fıkrası uyarınca davacının da şirket ortağı ve yöneticisi gibi kefalet vermiş sayıldığından eş rızasına gerek olmadığı, müteselsil kefalet sözleşmesine imza atan, davalı bankanın güven verip davalı bankanın asıl borçluya kredi kullandırmasından sonra davacının kefalet sözleşmesinin geçersizliğini ileri sürmesi, kredi ve kefalet sözleşmesinin imzalandığı 30/07/2013 tarihinden dava tarihi olan 19/11/2014 tarihine kadar sessiz kalmasının TMK’nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

SONUÇ : Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 02.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Avukat, Borçlar Hukuku, Genel, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, İş Davaları, İş Davası, iş hukuku, maddi tazminat, Ticaret Hukuku kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

BABALIĞA HÜKMEDİLMESİ İSTEMİ VE NÜFUS KAYDININ DÜZELTİLMESİ

BABALIĞA HÜKMEDİLMESİ İSTEMİ VE NÜFUS KAYDININ DÜZELTİLMESİ

             

  Dava, nüfus kaydının düzeltilmesi ve babalığa hükmedilmesi istemine ilişkindir. Her iki talebin birlikte açılması halinde; nüfus kaydının düzeltilmesi davasının bekletici mesele yapılması ve oluşacak sonuca göre babalık davası hakkında karar verilmesi gerekir.

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2014/2-226

K. 2015/2029

T. 30.9.2015

• NÜFUS KAYDININ DÜZELTİLMESİ VE BABALIĞA HÜKMEDİLMESİ İSTEMİ (Her İki Talebin Birlikte Açılması Halinde Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davasının Bekletici Mesele Yapılacağı)

 4721/m.282,283,284,285

5490/m.35,38

DAVA : Taraflar arasındaki “nüfusta kayıt düzeltmesi ve babalığa hükmedilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Anadolu 7. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.03.2011 gün ve 2011/44 E. 2011/107 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 21.02.2013 gün ve 2013/1996 E. 2013/4455 K. sayılı ilamı ile;

(… 1-Davacı, Fadime ile Kazım’ın gerçek annesi ve babası olmadığını, kendisinin A.F. ve V. evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu, bu nedenle mevcut kaydın iptali ile gerçek anne ve babasının nüfus kaydındaki hanesine tesciline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, davanın babalık davası olduğu, soybağı reddedilmedikçe bu davanın dinlenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacının, Fadime ile Kazım’ın gerçek anne ve babası olmadığı, gerçek annesinin ise Vecihe olduğuna ilişkin istemi; nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin olup, bu talep yönünden görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.

Görev, kamu düzenine ilişkin olup, hakim tarafından yargılamanın her aşamasında re’sen gözetilir.

Gerçekleşen bu durum karşısında bu talepler yönünden görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esasının incelenmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

2-Davacının, gerçek babasının Abdullah Ferruh olduğuna yönelik istemi ise; annesi Vecihe ile baba olduğu iddia edilen Abdullah Ferruh’un evliliğinin bulunmadığı ve davacının evlilik dışı ilişkiden doğmuş olduğu belirtildiğinden, babalığa ilişkindir. Mahkemece, nüfus kaydının iptaline ilişkin davanın bekletici sorun yapılması ve gerçekleşecek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır…),

Gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, nüfus kaydının düzeltilmesi ve babalığa hükmedilmesi istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin A. F. ve V. evlilik dışı ilişkilerinden doğduğunu, aileler tarafından evlenmelerine izin verilmeyince müvekkilinin çocukları olmayan Kazım ve Fadime çiftine verildiğini ve anılan kişilerin nüfusuna kaydedildiğini ancak dava tarihinden önce gerçek anne ve baba ile kayden anne babanın vefat ettiklerini, müvekkilinin nüfus kaydındaki bu hatanın düzeltilmesi gerektiğini belirterek yanlış nüfus kaydının terkinine ve gerçek anne baba olan A. F. çocukları olarak tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar; Sarp ve N. A.; davacının iddialarının doğru olduğunu, davacının babalarının bir ilişkisinden dünyaya geldiğini bildirmişlerdir.

Yerel mahkemece, davanın TMK’nın 301 ve devamı maddeleri gereğince açılan babalık davası olduğu, davacının evlilik birliği içinde nüfusa kaydedilmiş olup kayden babası görünen Kazım ile nesep bağının devam ettiği, davacı tarafça açılan bir soybağının reddi davası da bulunmadığı, davacı tarafından mahkemeye ibraz edilen dava dilekçesinde anneliğin tespiti yönünde öldüğü beyan edilen anneye veya annenin mirasçılarına karşı açılmış bir davanın bulunmadığı gibi dahili davalı kavramının hukukumuzda yer almadığı, bu hususun sonradan ikmalinin de mümkün olmadığı kaldı ki Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28/09/2005 tarih 2005/2-572 Esas 2005/551 Karar sayılı ilamı ile nüfus kaydının düzeltilmesi ve soybağının tespiti davası birlikte açıldığı takdirde; aile mahkemelerinin görevli olduğunun belirlendiği, görülmekte olan davanın bu haliyle babalıkdavası olup bir an için taraflar arasında anneliğin tespiti yönünden görülmekte olan veya açılacak bir nüfus kayıt davasının olduğu düşünülecek olsa bile bu davanın bekletici mesele yapılmasının görülmekte olan davaya bir katkısının bulunmayacağı, davanın babalık davası olup evlilik birliği içinde doğan çocuğun nesebi reddedilmeden babalıkdavasının dinlenilemeyeceği gerekçesi ile önceki kararında direnilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın hukuki niteliğinin ve buna bağlı olarak da davaya bakma görevinin hangi mahkemeye ait olduğunun tespiti ve davanın babalık davası olduğunun kabulü halinde açılacak nüfus kayıt düzeltilmesi davasının bekletici mesele yapılmasının görülmekte olan bu davaya katkısı bulunup bulunmadığı noktasındadır.

Öncelikle davanın hukuki niteliğinin belirlenmesine yönelik olarak ilgili yasal düzenlenemeler ile kavram ve kurumların irdelenmesinde yarar vardır:

Soybağı, 743 sayılı mülga Türk Kanuni Medenisindeki nesep sözcüğünün yerine 4721 sayılı TMK ile getirilip, hukuk diline kazandırılan bir terimdir ve biri geniş diğeri dar olmak üzere iki farklı anlamda kullanılmaktadır.

Geniş anlamda soybağı, bir kimse ile onun ecdadı, üstsoyu arasındaki biyolojik ve doğal bağlantıyı ifade eder. Dar anlamda soybağı ise sadece çocuklar ile ana ve babaları arasındaki bağlantıyı, başka bir deyişle çocuğun ana ve babasına bağını ifade eder ki, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun aile hukuku kitabında düzenlenmiş olan soybağı da bu dar anlamdaki soybağıdır.

4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun soybağının hükümlerini düzenleyen 282. maddesinin ikinci fıkrasında çocuk ile baba arasındaki soybağının, ana ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulacağı; 285. maddesinin birinci fıkrasında evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün içinde doğan çocuğun babasının koca olduğu; 286.maddesinde de kocanın soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütebileceği hüküm altına alınmıştır. TMK’nun 287.maddesine göre, çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüşse davacının, kocanın baba olmadığını ispat etmek zorunda olduğu, evlenmeden başlayarak en az yüzseksen gün geçtikten sonra ve evliliğin sona ermesinden başlayarak en fazla üçyüz gün içinde doğan çocuğun evlilik içinde ana rahmine düşmüş sayılacağı, 288. maddesinde de çocuk, evlenmeden önce veya ayrı yaşama sırasında ana rahmine düşmüşse, davacının başka bir kanıt getirmesi gerekmediği, ancak gebe kalma döneminde kocanın karısı ile cinsel ilişkide bulunduğu konusunda inandırıcı kanıtlar varsa, kocanın babalığına ilişkin karinenin geçerliliğini koruyacağı öngörülmüştür.

4721 sayılı TMK’nun 283. ve 284. maddesinde soybağı davalarında yetki ve yargılama usulü düzenlenmiştir.

4721 sayılı TMK’nun 284. maddesine göre Hukuk Muhakemeleri Kanunu kurallarının uygulanması asıl olmakla birlikte soybağına ilişkin davalarda hakimin maddi olguyu resen araştırması kanıtları serbestçe takdir etmesi ve ayrıca aynı maddenin 2 fıkrasına göre soybağının belirlenmesinde zorunlu olan hallerde sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere tarafların ve üçüncü kişilerin rıza göstermeleri gereklidir.

4721 sayılı TMK’nun 286. maddesinde soybağının reddi davası ve bu davayı açabilecek kişiler açıklanmış, aynı Kanunun 291. maddesinde ise soybağının reddi davasını açabilecek diğer ilgili kişiler belirtilmiştir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, soybağı davalarının ilelebet açılabilmesini kabul etmemiş, belirli bir süre geçtikten sonra soybağı ile ilgili itirazların bir daha açılmamak üzere kapatılmasını yeğlemiştir. Onun için bu tür davalara hak düşürücü süreler getirilmiştir. Koca tarafından açılan soybağının reddi davasında hak düşürücü süre TMK’nun 289/1. maddesinde; çocuk tarafından açılan soybağının reddi davasındaki hak düşürücü süre TMK’nun 289/2. maddesinde; kayyım tarafından açılan soybağının reddi davasındaki hak düşürücü süre TMK’nun 291/2 maddesinde; diğer ilgililer tarafından açılan soybağının reddi davasındaki hak düşürücü süre ise TMK’nun 291. maddesinde düzenlenmiştir.

4721 sayılı TMK’nun 292. maddesinde evlilik dışında doğan çocuğun, ana ve babasının birbiriyle evlenmesi halinde kendiliğinden evlilik içinde doğan çocuklara ilişkin hükümlere tabi olacağı, aynı Kanunun 294. maddesinde ise buna itiraz ve iptal davası açabilecek kişiler gösterilmiştir.

4721 sayılı TMK’nun 295. maddesinde tanıma, 297.maddesinde tanıyanın dava hakkı, 298. maddesinde ilgililerin dava hakkı, 300.maddesinde de tanımaya karşı açılacak iptal davalarındaki hak düşürücü süre düzenlenmiştir.

Yargısal karar ile babalığa hükmedilmesi 4721 sayılı TMK’nun 301. maddesi ve devamında hüküm altına alınmış; 301. maddesinde dava açma hakkı bulunanlar, 303. maddesinde ise hak düşürücü süreler ile ilgili hükümlere yer verilmiştir.

Görüldüğü üzere, soybağı davaları belirli kişiler tarafından ve belirli kişilere karşı ve en önemlisi kanunda öngörülmüş hak düşürücü süreler içerisinde açılması gerekli, kendine özgü yapısı olan dava türüdür.

Nüfus kayıt düzeltmesi davalarına gelince: kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi “nüfus kayıtlarının düzeltilmesi” davalarının konusunu oluşturur.

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 35. maddesine göre, kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar N. M.nce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir.

Aynı Kanunun aile kütüklerinde bulunması gereken kişisel bilgilerin düzenlendiği 7. maddesinde, her mahalle veya köy için ayrı aile kütüğü tutulacağı ve bu aile kütüklerinde; Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, kayıtlı bulunduğu il, ilçe, köy veya mahalle adı ile cilt, aile ve birey sıra numarası, kişinin adı ve soyadı, cinsiyeti, baba ve ana adı ile soyadları, evli kadınların önceki soyadları, doğum yeri ile gün, ay ve yıl olarak doğum tarihi ve kütüğe kayıt tarihi, evlenme, boşanma, soybağının kurulması veya reddi, ölüm, vatandaşlığın kazanılması veya kaybedilmesi gibi kişisel durumda meydana gelen değişiklik veya yetkili makamlarca yapılan düzeltmeler, dini, medenî hali, yerleşim yeri adresi, fotoğrafı bulunacağı belirtilmiştir.

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 38. maddesinde ise; yukarıda 7. maddesinde sayılan aile kütüklerine tescil edilmesi gereken bilgilerden; dayanak belgesinde bulunduğu halde nüfus kütüklerine hatalı veya eksik olarak tescil edilen ya da hiç yazılmayan bilgiler veya mükerrer kayıtların maddî hata kapsamında değerlendirileceği, bu tür maddî hataların ise Genel Müdürlükçe ya da nüfus müdürlükleri tarafından düzeltileceği veya tamamlanacağı düzenlenmiştir (NHKUİ Yön.m. 79.).

Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun Uygulanması Hakkında Yönetmeliğin (NHKUİ) 80. maddesinin (ç) bendine göre; doğum veya ölüm raporuna göre düzenlenmiş olmak kaydıyla, yurt içinde doğum veya ölüm tutanaklarının düzenlenmesinde maddî bir hata olması ve doğum ya da ölüm raporunun aslının ibraz edilmesi halinde; yapılacak değerlendirme sonucunda adı, soyadı, ana ve baba adı, cinsiyet, doğum yeri, doğum tarihi, evlenme tarihi ve ölüm tarihinde gerekli düzeltme işlemi yapılacaktır. Dayanak belgelerindeki bilgilerin aile kütüklerine işlenmesi sırasında yapılmış bir maddî hata söz konusu değil ise, aile kütüğünün herhangi bir kaydında düzeltme veya değişiklik ancak mahkeme kararı ile yapılabilecektir. İşte bu noktada, nüfus kütüğünde yer alan “doğru olmayan kayıtlar”, ilgilileri veya Cumhuriyet Savcısı tarafından açılacak olan “kayıt düzeltme davası” ile gerçek durumuna uygun hale getirilebilir ki, bu dava uygulamada “nüfus kaydının düzeltilmesi davası” olarak adlandırılmaktadır.

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 35. maddesinde “kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez…” ibaresi yer aldığından, her hangi bir sınırlama olmaksızın nüfus kütüğünde mevcut her kaydın düzeltilmesinin istenebileceği kuşkusuzdur. Önemle vurgulanmalıdır ki; zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davalarda, her türlü kanıta başvurulabilir (YHGK, 11.2.1998 gün ve 2-87/77 sayılı). Şu durumda; zamanaşımı veya hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın açılabilen nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davada resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilecektir (Özsunay, a.g.e., s. 244; Bilge Öztan, Şahsın Hukuku Hakiki Şahıslar, Ankara 1997, s. 210).

Davacının, kütük babası yanındaki kaydın iptali ile genetik baba yanına kaydını istemesi halinde; bu tür nüfus kayıt davaları kademeli olarak açılabilir ve bu tür davalarda iki talep yer alır. İlki kütük babası yanındaki kaydın iptali diğeri ise genetik baba yanına kayıt istemidir. Burada davanın kabul edilmesi halinde ilgilinin kaydı bir başka kayda taşınacak, bir başka hanede bulunan kişi ile soybağı oluşturulacaktır.

Nüfus kayıt davaları sonucunda, genel olarak davacının kaydı bir başka haneye taşınmamakta, mevcut nüfus kütüğü üzerindeki hanede Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 7. maddesi gereğince bulunan kayıtlar mahkeme kararı doğrultusunda değiştirilmekte veya düzeltilmektedir. Nüfus kayıt düzeltim davaları, soybağı ile ilgisi olmayıp aynı hanede kayıtlı kalmak şartı ile nüfus kütüklerindeki her türlü düzeltim istemini kapsayan davalardır. Burada önemli olan, verilecek karar ile ilgilinin hane kaydı bir başka haneye taşınıyorsa bu dava artık nüfus düzeltim davası olmaktan çıkacağından, soybağı davası halini alacaktır. Soybağı davalarında ise, davanın haklı görülmesi halinde kişinin kaydı başka bir haneye taşınmakta ve bir soybağı oluşturulmaktadır.

Görüldüğü üzere; soybağı davası ile kayıt düzeltme davası, sonuçları bakımından benzerlik göstermekte ise de, içerik ve yargılama kuralları açısından kendilerine özgüdürler ve Kanunun özel hükümlerine tabidirler.

4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 5133 sayılı Kanun ile değişik 4/1. maddesinde; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun üçüncü kısmı hariç olmak üzere ikinci kitabından ( TMK. md. 118-494 ) doğan bütün dava ve işlere Aile Mahkemesinde bakılacağı düzenlenmiştir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davacı Abdullah Ferruh ve Vecihe’nin gerçek anne babası olduğunun tespitini; nüfus kayıtlarında anne ve babası gözüken ancak gerçek anne ve babası olmayan Kazım ve Fadime’nin nüfus kayıtlarından çıkarılmayı ve nüfus kaydının gerçeğe uygun şekilde düzeltilmesini istemiştir.

Anne ile soybağı doğumla kendiliğinden kurulduğundan, anne ile çocuk arasında soybağı davalarından sözedilemez. Dolayısı ile soybağı kurulabilmesi için hükme gerek bulunmamaktadır. Ancak anne yönünden doğuran kadının kim olduğunun tespitine ilişkin dava gündeme gelebilir. Bu nedenle herhangi sebeple çocuğun, kendisini doğuran kadının dışında bir başka kadının nüfus kütüğüne yazılmış olması çocuk ile kadın arasında soybağı kurulduğu anlamına gelmeyecektir. Ancak sözkonusu yanlış kaydın düzeltilmesi soybağı davaları ile değil açılacak kayıt düzeltme davası sonucunda gerçekleşecektir.Somut uyuşmazlıkta anne ile soybağının kurulması, bir diğer deyişle doğuran kadının tespit edilmesi halinde,çocuk ve doğuran kadın arasında soybağı doğrudan kurulacağına göre davacı Ayten’i doğuran annenin öncelikle belirlenmesi gereklidir.

Davacının genetik baba hanesine kayıt istemi, anne ve baba olduğu iddia edilen kişiler arasında evlilik ilişkisi bulunmadığından baba yönünden soybağının düzeltilmesi talebidir.

Davacının annesinin Vecihe olduğuna yönelik istemi yönünden, bu türden yanlış ve yanıltıcı beyan ve işlemle yasaya aykırı olarak yapılan kayıtların düzeltilmesinin nüfus kaydının düzeltilmesi davası olduğu ve görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi olduğu açıktır. Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar kamu düzeninden olup, mahkemece yargılamanın her aşamasında re’sen nazara alınır. Görev, belirli bir davaya hüküm mahkemelerinden hangisinin bakacağı hususunu belirler. Bu durumda her iki talebin birlikte açılması halinde; nüfus kaydının düzeltilmesi davasının bekletici mesele yapılması ve oluşacak sonuca göre babalık davası hakkında karar verilmesi gerekir.

Görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; davacının birbiriyle bağlantılı iki ayrı davası bulunduğu ilkinin mevcut nüfus kaydındaki anne baba adlarının iptali ile gerçek anne baba olan Vecihe ile Abdullah Ferruh olarak düzeltilmesinin istendiği, birinci talebin 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36.maddesi kapsamına giren nüfus kaydının düzeltilmesi davası, anne baba arasında evlilik birliği bulunmadığından baba yönünden ise soybağının düzeltilmesi talebini içerdiği, çocukla anne arasındaki soybağının doğumla, baba ile arasındaki soybağının ise ana ile evlilik, tanıma ve hakim hükmü ile kurulacağı, esasen soybağına ilişkin uyuşmazlıklarda kişisel durum ile ilgili nüfus kaydında yer alan bilgi doğru olarak doğmuş olduğu ve kütüğe tescil edildiği, bu doğru kaydın sonradan açılan bir dava, soybağının reddi veya sonradan evlenme yoluyla soybağına itiraz veya tanımaya itiraz ile teknik olarak bir yanlışlığa dönüştürüldüğü, nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, resmi sicilin belgelendiği olgunun doğru olmadığı, baştan itibaren yanlış kütüğe geçirilmenin sözkonusu olduğu, hal böyle olunca davacının mevcut kayıttaki anne ve baba adının iptali ile genetik anne ve babasının hanesine kaydedilmesi davasında çocuk ile genetik anne baba arasında soybağı kurulacağı bu haliyle davanın soybağı olarak nitelendirilmesi gerekeceği, soybağına ilişkin hükümlerin 4721 sayılı TMK 282. maddesi ve devamında düzenlendiği, aile mahkemesinin görevi kapsamında bulunduğu, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36.maddesinde düzenlenen nüfus kaydının düzeltilmesi davalarına ise asliye hukuk mahkemelerinde bakılacağı; asliye hukuk mahkemelerinin genel mahkeme olup, aksine bir düzenleme bulunmadıkça, dava konusunun miktar ve değerine bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davaları görmekle görevli bulunduğu, aile mahkemelerinin ise özel kanunda kendisine verilen davalara bakmakla görevli özel bir mahkeme olduğu, genel bir mahkeme ile özel bir mahkemede görülmesi gereken iki ayrı davanın birlikte açılması halinde, her iki davanın birlikte görülmesi gerekli ise özel nitelikli mahkemede davaların görülüp sonuçlandırılması gerektiği YHGK’nun 07.03.2012 gün 2011/2-775Esas-2012/116 Karar sayılı içtihadı ile de bu hususun benimsendiği, o halde gerçek anne babanın tespitine ve soybağının kurulmasına ilişkin istemin çözümü öncelik taşımakla, ağırlıklı bu talebi incelemekle görevli mahkemenin buna bağlı diğer talebi de incelemek durumunda bulunduğu, somut olayda olduğu gibi her iki davanın birlikte açılması halinde görevli mahkemenin aile mahkemesi olacağı, davaya aile mahkemesince bakılmasında bir usulsüzlük bulunmadığı, yerel mahkemenin kararının bu hususa yönelik olarak onanması gerektiğini ileri sürmüş iseler de, bu görüş kurul çoğunluğunca yukarıda belirtilen nedenlerle kabul görmemiştir.

Hukuk Genel Kurulunca da kabul edilen bozma ilamı uyarınca; davacı tarafından açılan nüfus kayıt düzeltim davasının bekletici mesele yapılması ve oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken önceki karar da direnilmesi isabetsizdir. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 30.09.2015 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

Aile Hukuku, Avukat, Boşanma Davası, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Medeni Hukuk kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

KİRALANANIN TAHLİYESİ İSTEMİ

KİRALANANIN TAHLİYESİ İSTEMİ

      Dava; On yıllık uzama süresinin dolması nedeniyle tahliye istemine ilişkindir. Taraflar arasında düzenlenen 1997 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli kira sözleşmesi 2003 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli sözleşme ile yenilenmiştir. Bu husus dosyaya sunulan ve tarafların kabul ettiği yazılı kira sözleşmelerinden anlaşılmaktadır. Bu durumda taraflar arasında geçerli olan sözleşmenin son sözleşme olan 2003 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli kira sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. TBK ‘ nın yürürlüğe girdiği tarihte henüz 10 yıllık kira süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece koşulları gerçekleşmeden açılan davanın reddine karar verilmesi gerekir.

T.C.

YARGITAY

6. HUKUK DAİRESİ

E. 2015/6677

K. 2015/9299

T. 2.11.2015

6098/m.347

6101/m.Geç.2

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş, ancak davanın niteliği itibari ile duruşmaya tabi olmadığından duruşma isteminin reddine karar verildikten sonra, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, TBK.nın 347. maddesine dayalı on yıllık uzama süresinin dolması nedeniyle tahliye istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347/1.maddesi hükmüne göre konut ve çatılı işyeri kiralarında kiraya veren sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminde en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşemeye son verebilir.

6101 Sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun Geçici 2.maddesi uyarınca, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce TBK.nun 347.maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden 10 yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 2 yıl sonra uygulanacağı öngörülmüştür.

Davacı vekili, dava dilekçesinde 01/10/1997 tarihinde kiraya verilen çatılı işyeri niteliğindeki taşınmazın kiraya verilmesinden itibaren on yıl geçtiğinden bahisle kiralananın tahliyesini istemiştir. Davalı vekili, kiralanana ait taraflar arasında 01/09/2003 tarihli 10 yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğunu ve 10 yıllık sürenin 31/08/2014 tarihinde tamamlanacağını belirterek, yasal süre dolmadan açılan davanın reddini savunmuştur. Kiralanan TBK.nun konut ve çatılı işyeri kirası hükümlerine tabi olup, taraflar arasında düzenlenen 01.10.1997 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli kira sözleşmesi 01.09.2003 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli sözleşme ile yenilenmiştir. Bu husus dosyaya sunulan ve tarafların kabul ettiği yazılı kira sözleşmelerinden anlaşılmaktadır. Bu durumda taraflar arasında geçerli olan sözleşmenin son sözleşme olan 01.09.2003 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli kira sözleşmesi olduğunun kabulü gerekir. TBK ‘ nın yürürlüğe girdiği 1.7.2012 tarihinde henüz 10 yıllık kira süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece koşulları gerçekleşmeden açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 02.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat, Borçlar Hukuku, Gayrimenkul Davası, Genel, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Kira Davası, Tahliye Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

SÜRE BİTİMİ NEDENİYLE KİRALANANIN TAHLİYESİ

SÜRE BİTİMİ NEDENİYLE KİRALANANIN TAHLİYESİ

                            Davacı vekili, kira akdinin   yenilenmeyeceğini davalıya bildirilmesine rağmen davalı tarafça kiralananın tahliye edilmediğinden bahisle kiralanan tahliyesini talep etmiştir.

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi hükmü gereğince, konut ve çatılı işyeri kiralarında, sözleşmenin 10 yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.

Ancak anılan kanun maddesi, bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce Türk Borçlar Kanununun 347. Maddesinin son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden on yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra uygulanır.

Davanın açıldığı tarih itibariyle 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 347.ci maddesinin son cümlesinin henüz uygulanması olanağı bulunmadığından ve davada kanundaki diğer tahliye nedenlerinden birine de dayanılmadığından istemin reddine karar verilmesi gerekir.

T.C.

YARGITAY

6. HUKUK DAİRESİ

E. 2014/5641

K. 2014/8167

T. 19.6.2014

6098/m. 327, 347

6101/m. Geç.2

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş, ancak davanın niteliği itibari ile duruşmaya tabi olmadığından duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Uyuşmazlık, süre bitimi nedeniyle kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulü ile kiralananın tahliyesine karar verilmesi üzerine, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde 04.03.2013 günlü noter ihtarı ile taraflar arasındaki kira akdinin 01.10.2013 tarihinde sona ereceğinin ve akdin yenilenmeyeceğinin davalıya bildirilmesine rağmen davalı tarafça kiralananın tahliye edilmediğinden bahisle kiralananın tahliyesini talep etmiştir. Davalı vekili Türk Borçlar Kanununun kira hukukunu düzenleyen maddelerinin uygulanmasının 01.07.2017 tarihine kadar ertelendiğini, sebep bildirilmeden tahliye istenemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuş, mahkemece sözleşmede kararlaştırıldığı üzere kira süresinin sona ermesinden 6 ay önce feshi ihbarda bulunulduğu anlaşıldığından BK’nun 327. ve 347. Maddeleri de dikkate alınarak davanın reddine karar verilmiştir.

Davada dayanılan ve hükme esas alınan 01.10.2003 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli kira sözleşmesi ile davacıya ait kiralanan, diyaliz kliniği olarak kullanılmak üzere davalıya kiraya verilmiştir. Sözleşmenin özel şartlar bölümü 3. maddesinde “Kira sözleşme süresi 10 yıl olup, Kira süresinin dolmasından altı ay evvel yazılı olarak feshi ihbarda bulunmadığı takdirde kira sözleşmesinin 1’er yıllık dönemler için uzayacağı” kararlaştırılmıştır. Kiralanan, niteliği itibariyle Türk Borçlar Kanununun konut ve çatılı iş yeri kiralarına ilişkin hükümlere tabidir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi hükmü gereğince konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir. Ancak anılan kanun maddesi Türk Borçlar Kanununun yürürlüğü ve uygulama şekli hakkındaki kanunun geçici 2. maddesi uyarınca bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce Türk Borçlar Kanununun 347. Maddesinin son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden on yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra uygulanır.

Davanın açıldığı 09.10.2013 tarihi itibariyle 9098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 347. maddesinin son cümlesinin henüz uygulanması olanağı bulunmadığından davada Türk Borçlar Kanununun 350, 351, 352 maddelerinde yazılı tahliye nedenlerinden birine de dayanılmadığından istemin reddine karar verilmesi gerekirken tahliye kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 19.06.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukat, Borçlar Hukuku, Gayrimenkul Davası, Genel, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Kira Davası, Tahliye Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın