İŞ BEDELİ ALACAĞI DAVASI

İŞ BEDELİ ALACAĞI DAVASI 

Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağının tazmini talebinden ibarettir. Mahkemece kesin hüküm olarak kabul edilen kararda tarafların aynı olma koşulu ile, davaların konusunun aynı olması koşulu gerçekleşmiş olmasına rağmen, davaların sebeplerinin aynı olması koşulu gerçekleşmediğinden kesin hükmün varlığından söz edilemez. İlk davada dayanılan sebep, ikinci davada değişmiş olduğundan ilk karar bu dava açısından kesin hüküm oluşturmaz. Aksi düşüncelerle kesin hüküm sebebiyle davanın usulden reddine kakar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

T.C.

YARGITAY

15. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/4193

K. 2017/3157

T. 27.9.2017

6100/m.303

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağının tazmini talebinden ibarettir. Davacı yüklenici, davalı ise iş sahibidir. Davacı vekili, davacı müvekkilinin mülkiyeti davalıya ait … ili … ilçesi … Köy içi mevkiinde kain tapunun 10 pafta 539 parsel numaralı taşınmaz üzerinde ruhsat, proje, otopark, ve tüm inşaatın malzeme ve işçilik masraflarını bizzat karşılamak suretiyle bir katlı dükkan inşaatını yaparak faaliyete hazır halde anahtar teslimi olarak davalıya teslim ettiğini, davacının işyerini faaliyete geçirilmesi için davalı adına 6.000,00 TL inşaat ruhsatı proje bedeli ve 3.523,00 TL inşaat bedeli ödediğini, davalının davacının yaptığı inşaat bedeli ile davalı lehine makbuz karşılığı yaptığı ruhsat ve otopark bedellerini ödemediğini, davacının alacağın tahsili için 7. Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde 2013/359 Esas sayılı dosyasında dava açtığını, mahkemenin 18.02.2014 tarih ve 2014/99 Karar sayılı kararla davanın reddine karar verildiği, usul ve yasalara aykırı görülen hükmün temyiz edildiği ve Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 15.06.2015 tarih ve 2014/6452 Esas-2015/3352 Karar sayılı kararı ile onanmasına karar verildiği, sözü edilen sözleşme ile davacının 10 yıl süre ile kira ödemeksizin anılan binayı kullanacağının kararlaştırılmış olmasına rağmen davalının 10. İcra Müdürlüğü’nün 2012/2852 Esas sayılı dosyası ile davacıya kira alacağına dayalı olarak icra takibi başlattığını, davacı tarafından yapılan itiraz üzerine icra takibinin durduğu ve bunun üzerine davalı tarafça … 4. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde 2013/305 Esas sayısı ile itirazın iptâli davası açıldığını, mahkemece yapılan yargılama neticesinde 15.04.2013 tarih ve 2013/750 Karar sayılı kararla davanın kabulüyle davacının itirazının iptâline ve icra takibinin devamına karar verildiğini, verilen kararın infaz için 8. İcra Müdürlüğü’nün 2013/5399 Esas sayısı ile icra takibine konu edilmiş olduğu ve icra emrinin tebliği ile davacının 05.08.2013 tarihi itibariyle mal beyanında bulunarak cebri icra baskısı karşısında binayı tahliye ettiğini, yapılan imalâtın bedelinin taraflarınca belirlenebilir olmadığından davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını, fazlaya dair haklarımız saklı kalmak kaydı ile şimdilik; 1.000,00 TL’si inşaat bedelinin 2013 yılı Bayındırlık Birim fiyatları ve uygulanacak fiyat farkları (eskalasyon) ile birlikte, 6.000,00 TL inşaat ruhsatı proje bedeli ve 3.523,00 TL otopark bedelinin ödeme gününden itibaren işletilecek ticari faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile müvekkillerine ödenmesine karar verilmesini talep etmiş, davalı vekili; davacının ileri sürdüğü hususları kabul etmediklerini, davacı tarafın aynı konu ve aynı miktarla ilgili olarak taraflarına dava açtığı ve davanın 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/359 Esas 2014/99 Sayılı kararı ile reddedilmiş olduğunu, davacı tarafından temyiz edilen kararın Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 15.06.2015 tarih ve 2014/6452 Esas 2015/3352 Sayılı kararı ile onanarak kesinleştiğini, bu davanın kesin hüküm sebebiyle esasa girilmeden reddi gerektiğini, dava şartları gerçekleşmediği ve davanın usulden ve esastan reddi gerektiğini savunmuş, mahkemece yapılan yargılama sonucunda davanın kesin hüküm sebebiyle reddine karar verilmiş, verilen karar yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davalı taraf cevap dilekçesinde kesin hüküm itirazında bulunmuş ve Asliye 7. Hukuk Mahkemesi’nin 2013/359 Esas, 2014/99 Karar sayılı kararının kesinleştiğini ve bu dava açısından kesin hüküm oluşturduğunu savunmuş, mahkemece dava, kesin hüküm sebebiyle reddedilmiştir.

Kesin hüküm, 6100 Sayılı HMK’nın 303. maddesinde “Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. Bir hüküm, davada veya karşılık davada ileri sürülen taleplerden, sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hüküm teşkil eder. Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir…” hükmü bulunmaktadır. Bu hükme göre kesin hükümden bahsedebilmek için; a)davanın taraflarının aynı olması ve b) dava sebeplerinin aynı olması ve c) dava konusunun aynı olması olması gerekir. Tarafların aynı olmasından anlaşılması gereken; her iki davada da tarafların aynı kişiler olması anlamına gelir. Hükmün davanın tarafları dışında üçüncü kişilere kural olarak herhangi bir etkisi yoktur. Zaten davada taraf olmayan bir kişiyi kararın bağladığının kabulü hukuki dinlenilme hakkına da aykırılık teşkil eder. İkinci unsur olarak dava sebeplerinin aynı olmasından anlaşılması gereken ise;davacının talep sonucunu dayandırdığı vakıaların aynı olması anlamına gelir. Aynı vakıalara dayanılarak dava açılması halinde kesin hükmün varlığından söz edilir. Üçüncü ve son unsur ise; dava konusunun aynı olmasıdır. Dava konusunun aynı olup olmadığının anlaşılması için yapılacak şey, her iki davanın netice-i talep kısmının aynı olup olmadığına bakmaktır. Her iki davanın talep sonucu kısmı aynı ise kesin hükmün varlığından bahsedilebilir. Öte yandan kesin hükmün varlığı HMK’nın 114.maddesinin i) bendinde olumsuz dava şartı olarak düzenlenmiştir.

Tüm bu genel açıklamalar ışığında somut olaya gelince; … Asliye 7. Hukuk Mahkemesi’nin 2013/359 Esas, 2014/99 Karar sayılı dosyasının incelenmesinde; davacı … tarafından, davalı … aleyhine … ilçesi … köyü köy içi mevkii 10 pafta, 539 parselde kayıtlı taşınmazın ruhsat, proje, otopark ve tüm inşaatın malzeme ve işçilik masraflarını bizzat karşılayarak bir katlı dükkan inşaatını faaliyete hazır halde anahtar teslimi ile davalıya teslim ettiği ve davalı adına 6.000,00 TL inşaat ruhsatı proje bedeli ile 3.523,00 TL otopark bedeli ödediği iddia edilerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000,00 TL inşaat bedelinin, 6.000,00 TL proje bedelinin ve 3.523,00 TL otopark bedelinin ödeme gününden itibaren işletilecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi talebi ile dava açıldığı, 18.02.2014 tarihli kararla subut bulmayan davanın reddine karar verildiği, kararın Dairemizin 15.06.2015 tarih 2014/6452 Esas, 2015/3352 Karar sayılı kararıyla onandığı, onama kararının taraflara tebliğ edildiği, tashihi karar yoluna gidilmeksizin kararın kesinleştiği anlaşılmıştır. Dairemizin onama ilâmı dikkatli bir şekilde incelendiğinde; bozma ilâmında “…yanlar arasında imzalanan 01.06.2010 başlangıç tarihli 10 yıl süreli kira sözleşmesinin hususi şartlar bölümü 10. maddesinde kiralanandaki binanın davacı kiracı tarafından yaptırılmış olup, kira süresi sonunda kiracının hiçbir hak talep etmeden binayı boşaltmakla yükümlü olduğunun belirtilmiş olmasına, dava tarihi itibariyle kira sözleşmesi halen yürürlükte olup, imalât bedelinin bu aşamada istenmesinin mümkün olmamasına, tahliyeden sonra davacı tarafça geriye kalan kira dönemi ile orantılı olarak imalât bedeliyle ilgili dava açılmasının mümkün bulunduğunun anlaşılmasına…” göre karar onanmış olduğu, bu hali ile açılan davanın erken açılması sebebiyle red kararının doğru olduğu gözetilerek açıklama yapılmak suretiyle kararın onandığı ve … 10. İcra Müdürlüğü’nün 2012/2852 Esas sayılı dosyası ile icra mahkemesince verilen tahliye kararının takibe konularak tahliyenin gerçekleştirildiği, alacaklı vekilince de 27.10.2014 tarihli dilekçeyle tahliyenin gerçekleştiğinin bildirildiği ve aynı tarihli tutanak ile mecurun alacaklıya teslim edildiği, bu hali ile eldeki davadan önce tahliyenin gerçekleştiği ve dava açma koşullarının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Mahkemece kesin hüküm olarak kabul edilen kararda tarafların aynı olma koşulu ile, davaların konusunun aynı olması koşulu gerçekleşmiş olmasına rağmen, davaların sebeplerinin aynı olması koşulu gerçekleşmediğinden kesin hükmün varlığından söz edilemez. İlk davada dayanılan sebep, ikinci davada değişmiş olduğundan ilk karar bu dava açısından kesin hüküm oluşturmaz. Aksi düşüncelerle kesin hüküm sebebiyle davanın usulden reddine kakar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödenen temyiz peşin harcının istenmesi halinde temyiz eden davacıya iadesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine

Avukat, Borçlar Hukuku, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, İcra İflas Davası, Tahliye Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

VELAYETİN DEĞİŞTİRİLMESİ

VELAYETİN DEĞİŞTİRİLMESİ

     Mahkemece aslolan kısa kararda mevzuata uygun hüküm fıkrası oluşturulmamış olup, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar kurulmamıştır.Mahkemece, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulması gerekir. Usulün öngördüğü niteliklere haiz olmayan direnme kararının bu sebeple bozulması gerekir.

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2017/2-1284

K. 2018/1

T. 17.1.2018

6100/m.294/3, 297

DAVA : Taraflar arasındaki “velayetin değiştirilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy 7. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 28.12.2011 gün ve 2011/1043 E- 2011/1190 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10.12.2013 gün ve 2013/12056 E., 2013/29115 K. sayılı ilamıyla bozulmuş, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonrasında gereği görüşüldü:

KARAR : Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297. maddesinde belirtilmiştir. Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

6100 Sayılı HMK’nın 294. maddesinin 3 fıkrasında ise “Hükmün tefhimi herhalde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.

Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.

Nitekim Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir ( Hukuk Genel Kurulunun 05.04.2017 gün 1610-668 sayılı; 24.05.2017 gün 1265-1005 Sayılı kararları).

Somut olaya gelince; mahkemece aslolan kısa kararda yukarda açıklanan mevzuata uygun hüküm fıkrası oluşturulmamış sadece “tavzih ile ilgili yapılmış olunan bozma kararına karşı direnilmesine” denilmekle yetinilmiş, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar kurulmamıştır.

Bu durumda, yukarda açıklanan ilkeler çerçevesinde usulün öngördüğü anlamda oluşturulmuş bir hüküm bulunmadığı gibi, direnme kararlarını denetleyen Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenebilecek nitelikte teknik anlamda bir direnme hükmü de bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır.

Şu durumda mahkemece yapılacak iş; dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmasıdır.

Mahkemenin, yukarda ayrıntılarıyla açıklanan biçimde usulün öngördüğü niteliklere haiz bulunmayan kısa karar usule uygun karar değildir.

Direnme kararının bu sebeple bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Direnme kararının yukarda gösterilen sebepten dolayı BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istenmesi halinde temyiz ilam harcın yatırana iadesine, 17.01.2018 gününde oybirliği ile karar verildi.

Aile Hukuku, Avukat, Borçlar Hukuku, Boşanma Davası, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Medeni Hukuk, Vesayet Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

EVLİLİK BİRLİĞİNİN BOZULMASI

EVLİLİK BİRLİĞİNİN BOZULMASI

Asıl ve birleşen davalar, karşılıklı olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma ile bağımsız açılan tedbir nafakası istemine ilişkindir.Mahkemece, “evlilik birliğinin kocanın kusurlu davranışları sonucu temelinden sarsıldığı” kabul edilerek, kocanın boşanma davasının reddine, kadının açtığı birleştirilen boşanma ve nafaka davalarının kabulüne karar verilmiş ve kadın yararına kararda gösterilen miktarlarda maddi ve manevi tazminata ve yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir. Oysa davalı-davacı ( kadın)’ın da kocasına basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde fiziki şiddet uyguladığı, “geri zekalı, hayatımdan çık git, seni istemiyorum” diyerek eve almadığı yapılan soruşturma ve toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu hale göre, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında kadın da kusurlu olup, koca da boşanma davası açmakta haklıdır. O halde kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerekir.

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2017/2-2286

K. 2017/2026

T. 20.12.2017

4721/m.166

DAVA : Taraflar arasındaki karşılıklı “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 11. Aile Mahkemesince “davacı/ birleşen davalının davasının reddine, davalı birleşen davacının davasının kabulüne” dair verilen 27.06.2013 gün ve 2012/317 E., 2013/836 K. sayılı karar, davacı birleşen davalı vekilinin ve katılma yolu ile davalı birleşen davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.03.2014 gün ve 2013/23038 E., 2014/6225 K. sayılı kararı ile;

( … Mahkemece, “evlilik birliğinin kocanın kusurlu davranışları sonucu temelinden sarsıldığı” kabul edilerek, kocanın boşanma davasının reddine, kadının açtığı birleştirilen boşanma ve nafaka davalarının kabulüne karar verilmiş ve kadın yararına kararda gösterilen miktarlarda maddi ve manevi tazminata ve yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir. Oysa davalı-davacı ( kadın)’ın da kocasına basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde fiziki şiddet uyguladığı, “geri zekalı, hayatımdan çık git, seni istemiyorum” diyerek eve almadığı yapılan soruşturma ve toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu hale göre, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında kadın da kusurlu olup, koca da boşanma davası açmakta haklıdır. O halde kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır…),

Gerekçesiyle karar bozulmakla yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Asıl ve birleşen davalar, karşılıklı olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma ile bağımsız açılan tedbir nafakası istemine ilişkindir.

Davacı birleşen davalı ( erkek) vekili müvekkilinin emekli olmasıyla birlikte sorunlar çıktığını, davalının müvekkilini beğenmemeye başladığını, “sen adam mısın, erkek misin, seni sevmiyorum, istemiyorum git bu evden” şeklinde hakaretler ettiğini, 01.03.2012 tarihinde müvekkilini eve almadığını, küfür ve hakaret ederek evden kovduğunu, ertesi günü müvekkilinin eve gitmesine rağmen yine eve alınmayıp darp edildiğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velayetin babaya tevdiine ve 200.000 TL manevi tazminata hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı birleşen davacı ( kadın) vekili ( birleştirilen) bağımsız tedbir nafakası talepli dava dilekçesinde, eşinden sürekli şiddet gördüğünü, eşinin ortak edindiği taşınmazları, banka ve borsada bulunan paraları kaçırma ihtimalinin olduğunu ileri sürerek 1.500 TL tedbir nafakasına hükmedilmesini istemiştir.

Davalı birleşen davacı ( kadın) vekili ( birleştirilen) boşanma talepli dava dilekçesinde, davalının müvekkiline defalarca hakaret edip müvekkilini evden kovduğunu, müşterek çocuklar ve evin ihtiyaçları için çok az harcama yaptığını, evliliğin son yedi yılında davalının cinsel anlamda sorunları olmasına rağmen tedaviye yanaşmadığını, genellikle küserek kimseyle konuşmadığını, en son 26.02.2012 tarihinde aradığı kitabı bulamayan davalının müvekkiline hakaretler edip yumrukla vurduğunu, müvekkilinin şikâyetçi olması üzerine davalının ceza aldığını, davalının ayrı yaşamaya başladığı dönemde de başka bir kadınla yaşamaya başladığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velayetin anneye verilerek maddi ve manevi tazminat ile nafakaya hükmedilmesini istemiştir.

Mahkemece, asıl davada kadının evlilik birliğinin temelinden sarsılması sonucunu doğuracak kusurlu davranışı kanıtlamadığından davanın reddine, erkeğin her vesileyle sorun çıkartıp kadına ve çocuklara şiddet uygulaması, evin ihtiyaçlarının karşılanmasında sosyal refah düzeyine nazaran özenli davranmaması şeklindeki kusurlu davranışları neticesinde evlilik birliğinin sarsıldığı gerekçesiyle birleşen davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına, müşterek çocuk Ahmet’in yaşı ve yaşam alışkanlıkları nazara alınarak velayet hakkının anneye tevdiine, çocuk için 500,00 TL tedbir ve iştirak nafakasına, davalı birleşen davalı kadın lehine 20.000,00 TL maddi, 15.000,00 TL manevi tazminata, kadının yoksulluk nafakasını talebinin reddine, birleşen tedbir nafakası davasının ise erkeğin yukarda belirtilen kusurlu davranışları sebebiyle davalı birleşen davacı kadının ayrı yaşama hakkı doğduğundan kabulüne karar verilmiştir.

Davacı birleşen davalı vekilinin ve katılma yolu ile davalı birleşen davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarda başlık kısmında açıklanan gerekçerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece davacı birleşen davalı tanıklarının binada bulunma sebeplerini açıklamalarına dair beyanlarına binada sürekli bir kapıcısının olması ve temizliğin de bu kapıcı tarafından yapılması sebebiyle itibar edilmediğini, bu sebeple ve özellikle tanık olarak dinlenen müşterek çocukların beyanları da nazara alındığında davacı/ birleşen davalı tanık sözlerinin boşanmayı temine yönelik sözler olduğu, temyiz sırasında dosyaya konulan Ankara 14. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 08.10.2013 tarih ve 2012/169-2013/784 Sayılı kararında sanık hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın, açıklanmayan bir hüküm olup mahkemeyi bağlayan bir mahkûmiyet hükmü olmadığı belirtilerek önceki hükümde direnilmiştir.

Direnme kararı davacı birleşen davalı ( erkek) vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda davalı birleşen davacı kadının da kusurlu olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre, davacı birleşen davalı erkeğin boşanma davasının kabul edilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı birleşen davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 20.12.2017 gününde oybirliği ile tebligat tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere karar verildi.

Aile Hukuku, Avukat, Boşanma Davası, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Kişilik Hakları, maddi tazminat, Medeni Hukuk kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İŞ DAVASINDA ISLAH

İŞ DAVASINDA ISLAH

T.C.

YARGITAY

22. HUKUK DAİRESİ

E. 2017/8081

K. 2017/12358

T. 25.5.2017

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, müvekkilinin davalı işyerinde 02.05.2009 tarihinden itibaren belirsiz süreli iş sözleşmesine istinaden kapıcı olarak çalışmakta iken iş sözleşmesini iş kanunu ve yönetmeliklerine aykırı fazla çalıştırılması, fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil ücreti alacaklarının ödenmemesi sebebiyle haklı sebeple feshettiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ve yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının uzun süre (2009 yılından itibaren) site yönetimi bünyesinde çalıştığını, ilk önceleri geçici site yönetimi zamanında işe alındığını ve daha sonra 2012 yılında site yönetiminin devri sonucu … anki yönetim zamanında da işçi olarak çalışmasına devam ettiğini, ancak davacının sık sık işini düzgün bir şekilde yapmaması sebebiyle ihtar ve ceza aldığını, davacının yıllık izne ayrıldığı sırada müvekkili yönetime iş akdini feshettiğini bildirdiğini, kendisinin başka bir iş bulması ve istifa etmesinin tazminat hakkını kaybettireceği endişesi ile bu şekilde fesih ihbarnamesi gönderdiğinin anlaşıldığını, davacının işini yavaş yapması sebebiyle normal yapılan işleri çok uzun sürede yapmakta ve de çoğu zaman yetiştirmemekte olduğunu, davanın kötü niyetli olarak açıldığını ileri sürerek taleplerin ayrı ayrı reddini istemiştir.

Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, yapılan yargılama sonucunda yazılı gerekçeyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Temyiz:

Karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Gerekçe:

1-)Davacının davalı sitede kapıcı olarak çalıştığı dosya kapsamı ile sabittir. Dairemizin emsal kararlarında da belirtildiği gibi, kapıcılık çalışması kendine özgü çalışma şartları olan, serbest zaman kullanma imkanı bulunan, ara dinlenme süresi fazla olan ve çalıştığı sitenin kapıcı dairesinde ikamet edilmesi sebebiyle özel hayat ve iş hayatının iç içe geçtiği bir çalışma biçimidir.

Davalı işyerinin kapsam ve kapasitesi ile davacının yaptığı işler tek tek tespit edilerek bu işlerin ne kadar sürede yapılacağı ve dolayısıyla davacının çalışma gün ve süreleri belirlenmelidir. Somut olayda bu yönler açıklığa kavuşturulmadan karar verilmesi doğru olmamıştır.

Davacının talepleri açısından, mahallinde keşif yapılmak suretiyle davacının yaptığı işin gün içerisinde kaç saatini aldığı (yaptığı işi kaç saatte yaptığı) yaptığı işle yaşamının iç içe geçtiği nazara alınarak, dosyaya işveren tarafından sunulan belgeler de nazara alınarak değerlendirme yapılması gerekir. Eksik inceleme ve araştırmaya dayalı olarak verilen karar hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

2-)Taraflar arasındaki bir diğer uyuşmazlık, davanın birden fazla ıslah edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 176 ve ardından gelen maddelerinde ıslah kurumu ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. 6100 Sayılı Kanun’un 176. maddesinde, taraflardan her birinin yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebileceği ve aynı davada tarafların ancak bir kez ıslah yoluna başvurabileceği düzenlenmiştir. Aynı davada ikinci kez ıslah yoluna başvurulması halinde bu yöndeki talebin reddi gerekir.

Somut olayda; 24.12.2013 havale tarihli bilirkişi raporu sonrasında davacı vekili 07.01.2014 havale tarihli ıslah dilekçesi ile davayı ıslah etmiş, 09.09.2014 havale tarihli ek bilirkişi raporu sonrasında da 23.09.2014 havale tarihli ıslah dilekçesi ile tekrar davayı ıslah etmiş olup, ikinci kez gerçekleştirilen ıslah nazara alınmaması gerekirken alınması hatalı olup bu yönden de bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarda yazılı sebeplerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 25.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Avukat, Genel, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, İş Davaları, İş Davası, iş hukuku kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

BASIN YOLUYLA KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI

BASIN YOLUYLA KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/24

K. 2017/8704

T. 26.12.2017

 

4721/m.24,25

5187/m.1,3

DAVA : Davacı vekili tarafından, davalılar … ve diğerleri aleyhine 21/02/2013 gününde verilen dilekçeyle basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 19/02/2015 tarihli kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeni ile manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, davalı …’nun yönetim kurulu başkanı olduğu, davalı … Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş.’ye ait … gazetesinde davalı … tarafından kaleme alınan 23/01/2013 tarihli yazıda, dava dışı …’un aksi ispatlanmış, gerçek dışı ve asılsız iddialarına yer verilmesi sebebiyle davacının kişilik haklarının saldırıda bulunulduğunu belirterek, oluşan manevi zararın tazmini isteminde bulunmuştur.

Davalılar, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, röportaj veren davadışı … ile davacı arasında bir ilişki bulunduğu, bu sebeple yapılan haberin güncel ve görünürdeki gerçeğe uygun olduğu, kişilik haklarına saldırı kastı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Basın özgürlüğü, Anayasa’nın 28. maddesiyle 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu sebeple ayrı bir konumu bulunmaktadır.

Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki a aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir.

Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa’nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.

Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır.

Dosya kapsamından; dava dışı …’un 2010 yılındaki iddialarına dair 08/08/2012 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın verildiği, buna karşın söz konusu iddialarla ilgili olarak aradan üç yılı aşkın bir süre geçtikten sonra aynı röportaja dayanılarak, … gazetesinde davalı … tarafından 23/01/2013 tarihinde “…-… ilişkisi” başlıklı yazının kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Dava konusu yazıda; davacıya dair güncelliği bulunmayan ve kovuşturmaya yer olmadığına dair karara konu olaylara ve iddialara yer verilmekle kişilik haklarına saldırı gerçekleşmiştir. Şu durumda, yayın hukuka aykırı olduğundan davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmelidir. Kararın açıklanan sebeplerle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarda belirtilen sebeplerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 26.12.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Avukat, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Kişilik Hakları, Medeni Hukuk, Tazminat Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın