KİRA PARASININ TESPİTİ

       KİRA PARASININ TESPİTİ

                                   Dava, kira parasının tespiti istemine ilişkindir. Yeni kira yılında kiranın artırılacağı tehdidi altında olan kiracı akdi devam ettirip ettirmeme konusunda düşünerek bir karar verecektir. Yine taraflar arasındaki kira sözleşmesinin özel şartlar bölümünde kira parasının her yıl belirli bir oranda artırılacağı kararlaştırılmış ise, gerek yasal düzenleme, gerek yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre yeni dönem kira parasının geçerli olacağı tarih saptanırken 21.11.1966 gün ve 18/10 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda sözü edilen ihtar ve dava dilekçesinin tebliği tarihinin önemi yoktur. Davanın tespiti istenen dönem içinde açılması yeterlidir. Böyle bir sözleşmede kiracı olan kimse, yeni dönemde kira parasının artırılacağını bilir. Bu sebeple isterse yazılı ihbarda bulunmak şartı ile kira sözleşmesini sona erdirebilir. Olayımıza gelince; Davada dayanılan kira sözleşmesinde kira artış şartı düzenlenmiştir. Sözleşmede kira artışı ile ilgili düzenleme bulunduğundan ve dava 1.1.2013 tarihinde başlayan yeni kira dönemi içinde 27.12.2013 tarihinde açılmış olduğundan, mahkemece davacının dava dilekçesindeki talebinde olduğu gibi 1.1.2013 tarihinden itibaren kira bedelinin tespitine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde 1.1.2014 tarihinden itibaren kira bedelinin tespitine karar verilmesi doğru değildir.

T.C.

YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2014/7428
K. 2015/508
T. 21.1.2015
6098/m.345,347
21.11.1966 gün ve 18/10 S. YİBK

KARAR : Dava, kira parasının tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacılar vekili 27.12.2013 tarihli dava dilekçesinde, taraflar arasında 1.1.2010 başlangıç tarihli 12 ay süreli kira sözleşmesi ile davalı şirketin davacılara ait taşınmazda kiracı olarak bulunduğunu belirterek halen ödenen aylık brüt 11250 TL kira bedelinin 1.1.2013 tarihinden itibaren brüt 22500 TL olarak tespitini istemiştir. Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece 1.1.2014 tarihinden itibaren aylık brüt kiranın 14875 TL olarak tespitine karar verilmiştir.

1- ) Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde bir isabetsizlik bulunmamasına göre temyiz eden davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- ) Uyuşmazlık konusu olmayan taraflar arasındaki 1.1.2010 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin 5. maddesine göre kira parasının 1.1.2011 tarihinden itibaren kiracılık devam ettiği takdirde her yeni dönem kirasının hiçbir ihtara gerek kalmadan Yargıtay uygulamaları paralelinde arttırılarak ödeneceği kararlaştırılmıştır. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi hükmüne göre, kiracı kira süresinin bitiminden en az onbeş gün önce kiralananı tahliye edeceğini yazılı olarak bildirmediği takdirde, sözleşme aynı şartlarla bir yıl uzamış sayılır. Kanunun bu maddesinden anlaşılacağı üzere konut ve çatılı iş yerlerine ait kira sözleşmelerinde sözleşme sonunda sebep göstermeden akdi feshetme yetkisi kural olarak sadece kiracıya tanınmıştır. Kiraya veren sebep göstermeden yalnızca süre bitimi sebebiyle böyle bir sözleşmeyi sona erdiremez. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 345/1 maddesi hükmüne göre, kira bedelinin belirlenmesine dair dava her zaman açılabilir. Aynı maddenin 2. fıkrası gereğince ise, bu dava, yeni dönemin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açıldığı ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına dair olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunmuş olması koşulu ile izleyen yeni kira dönemi sonuna kadar açıldığı takdirde, mahkemece belirlenecek kira bedeli, yeni kira döneminin başlangıcından itibaren kiracıyı bağlar. Maddenin 3. fıkrasına göre de, sözleşmede yeni kira döneminde kira bedelinin artırılacağına dair hüküm varsa, yeni kira döneminin sonuna kadar açılacak davada mahkemece belirlenecek kira bedeli de, bu yeni dönemin başlangıcından geçerli olur. Maddedeki düzenlemenin anlamı ve amacı kiracının 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesindeki süreden yararlanma olanağını ortadan kaldırmamaktır. Yeni kira yılında kiranın artırılacağı tehdidi altında olan kiracı akdi devam ettirip ettirmeme konusunda düşünerek bir karar verecektir. Yine taraflar arasındaki kira sözleşmesinin özel şartlar bölümünde kira parasının her yıl belirli bir oranda artırılacağı kararlaştırılmış ise, gerek yasal düzenleme, gerek yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre yeni dönem kira parasının geçerli olacağı tarih saptanırken 21.11.1966 gün ve 18/10 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda sözü edilen ihtar ve dava dilekçesinin tebliği tarihinin önemi yoktur. Davanın tespiti istenen dönem içinde açılması yeterlidir. Böyle bir sözleşmede kiracı olan kimse, yeni dönemde kira parasının artırılacağını bilir. Bu sebeple isterse yazılı ihbarda bulunmak şartı ile kira sözleşmesini sona erdirebilir.

Olayımıza gelince; Davada dayanılan kira sözleşmesinde kira artış şartı düzenlenmiştir. Sözleşmede kira artışı ile ilgili düzenleme bulunduğundan ve dava 1.1.2013 tarihinde başlayan yeni kira dönemi içinde 27.12.2013 tarihinde açılmış olduğundan, mahkemece davacının dava dilekçesindeki talebinde olduğu gibi 1.1.2013 tarihinden itibaren kira bedelinin tespitine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde 1.1.2014 tarihinden itibaren kira bedelinin tespitine karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu sebeple bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda 2. bentte açıklanan sebeplerle temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 Sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA ve istenmesi halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edenlere iadesine, 21.01.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Avukat, Borçlar Hukuku, Genel, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Kira Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

KOOPERATİF AİDAT VE DİĞER ALACAKLARI

                

KOOPERATİF AİDAT VE DİĞER ALACAKLARI

         Kooperatif genel kurulca, ödeme günü belirlenerek, ( belirlenmemişse ayın sonu ödeme günü olup ) aidatın veya şerefiye bedelinin süresinde ödenmesine, süresinde ödenmemesi halinde ise temerrüt faizi uygulanmasına dair alınan kararın kesinleşmesi halinde, bu kararın tüm ortakları bağlayacağı açıktır. Genel kurul kararları, üyeler ile kooperatif arasında yapılmış bir sözleşme niteliğinde olup, kooperatif ve üyeler arasında ayrıca faiz oranları ile ilgili sözleşme yapılmasına gerek yoktur. Ayrıca genel kurullarca kararlaştırılan faiz oranları daha sonraki yıllarda değiştirilmediği ve iptal edilmediği sürece genel kurula katılmasa dahi tüm üyeleri bağlar. Bu durumda,genel kurulun belirlediği tarih kesin vade olup, üyenin bir ihtarla ayrıca temerrüde düşürülmesine gerek kalmadan, borcun ifasının istenebileceği kuşkusuzdur. Anapara faizi ise, borçlunun henüz temerrüde düşmeden ödemesi gereken sözleşmeyle kararlaştırılan faizdir. Bu durumda, kooperatif genel kurullarında kararlaştırılan faiz oranı, anapara faizi olmayıp,temerrüt faizine ilişkindir. Kooperatif ile üyesi arasında ticari ilişki bulunmadığından yasal oranda temerrüt faizi uygulanmalıdır.

T.C.

YARGITAY

23. HUKUK DAİRESİ

E. 2012/4999

K. 2012/6768

T. 19.11.2012

1163/m. 42

6098/m. 88, 120

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davacının davalı kooperatifin 43 ve 45 numaralı üyesi olduğunu, ödeme yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirdiğini, davalı kooperatifin 2008 yılı olağan genel kurul toplantısında davacı dahil bazı üyeler ile kooperatif yönetimi arasında çıkan tartışmalar sebebiyle davalı kooperatifin geriye doğru gecikme zammı borcu çıkardığını, davacıya gönderdiği ihtarnameler ile üyeliklerinden dolayı 200,00 TL asıl alacak, 24.800,15 TL gecikme zammı olmak üzere toplam 25.000,15 TL’nin 10 gün içerisinde ödenmesinin istenildiğini, bu ihtarnamenin tebliğinden sonra davacının borcu bulunmadığı için herhangi bir hukuki işlem yapmadığını, davalının bu kez 30 gün ödeme süresi vererek yeni bir ihtarname gönderdiğini ve davacıyı ihraç etme çabası içine girdiğini, borcu bulunsa dahi zamanaşımına uğradığını ileri sürerek, davalı kooperatif tarafından yaratılan muarazanın men’ine, davacının davalı kooperatife asıl alacak ve gecikme zammı borcu olmadığının tespitine karar verilmesi talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının üyelik aidatlarını zamanında yatırmaması sebebiyle borcu olduğunu, genel kurul kararına göre gecikme zamları 5.000,00 TL’nin altında olan üyelerin borçlarının affedildiğini, buna rağmen kooperatifin zamanında borçlarını yerine getirmeyen üyelerine haklı olarak ihtarname çektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, dosya kapsamı ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; 2.4.2012 tarihinde davacıya yeniden bilirkişi raporu alınması için 350,00 TL ücret ve 50,00 TL diğer gider olmak üzere 400,00 TL gider avansının yatırılması için iki haftalık süre verilmiş ise de, davacı tarafından davalı kooperatif hesabına her bir üyelik için 31.12.2009 tarihine kadar yapılan ödemelerin bilirkişi tarafından hesaplamaya dahil edilmesi sebebiyle yeniden rapor alınmasına gerek görülmediği, bu ara kararın sonucuna göre davanın usulden reddedilmediği, önceki bilirkişi raporu yeterli görülerek davacının her iki üyelik için toplam 760,00 TL aidat, 32.812,00 TL gecikme cezası borcu olduğu gerekçesiyle, davanın esastan reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- ) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2- ) Dava, menfi tespit istemine ilişkindir.

Hükme esas alınan bilirkişi raporunda Eylül 1996 tarihinden 31.12.2009 tarihine kadar davacının asıl alacak ve gecikme zammı borcu hesaplanmıştır. Mahkemece, davacının, davalının bildirdiği borçların zamanaşımına uğradığını da iddia ettiği gözönünde bulundurularak, borcun BK’nın 126/4. maddesindeki 5 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde istenilip istenilmediği hususunda herhangi bir inceleme ve değerlendirme yapılmaması doğru olmamıştır.

Öte yandan, ( borcun tamamen veya kısmen zamanaşımına uğramadığı sonucuna varılması halinde ) temyiz aşamasında; 6098 Sayılı Türk B.K. yürürlüğe girmiş olup, Türk B.K.’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 6101 Sayılı Kanunu’nun 7. maddesinde aynen “Türk B.K.’nun kamu düzenine ve genel ahlaka dair kuralları ile geçici ödemelere dair 76’ncı, faize dair 88’nci, temerrüt faizine dair 120’nci ve aşırı ifa güçlüğüne dair 138’nci maddesi görülmekte olan davalarda da uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir.

6098 Sayılı Türk B.K.’nun 88. maddesinin “Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, 1. fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranını yüzde elli fazlasını aşamaz.” hükmünü içermesinin yanı sıra, temerrüt faizine dair 120. maddesinde de aynen; “Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, 1. fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. Akdi faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüd faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdi faiz oranı da 1. fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdi faiz oranı geçerli olur.” düzenlemesine yer verilmiştir.

Kooperatif genel kurullarında kararlaştırılan faiz oranının anılan yasal düzenlemedeki yerine gelince; para borçları açısından borçlu temerrüdüne bağlanan sonuçlardan birisi, temerrüt faizi ödeme yükümlülüğüdür. Temerrüt faizi borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine kanun gereği kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün devamı müddetince varlığını sürdüren bir karşılık olması itibariyle, zamanında ifa etmeme olgusuyla doğrudan bir bağlantı içindedir. 1163 Sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 42. maddesine göre genel kurul bütün üyeleri temsil eden en yetkili organ olup, kanun veya anasözleşme ile genel kurula tanınmış olan konular hakkında karar verme yetkini haizdir. Konut Yapı Kooperatifi Tip Anasözleşmesi’nin 23/1. maddesinin 6. bendi uyarınca ortaklardan tahsil edilecek taksit miktar ve ödeme şartları ile gecikme halinde uygulanacak esasları tespit etmek genel kurulun yetkisi dahilindedir.

Genel kurulca, ödeme günü belirlenerek, ( belirlenmemişse ayın sonu ödeme günü olup ) aidatın veya şerefiye bedelinin süresinde ödenmesine, süresinde ödenmemesi halinde ise temerrüt faizi uygulanmasına dair alınan kararın kesinleşmesi halinde, bu kararın tüm ortakları bağlayacağı açıktır. Genel kurul kararları, üyeler ile kooperatif arasında yapılmış bir sözleşme niteliğinde olup, kooperatif ve üyeler arasında ayrıca faiz oranları ile ilgili sözleşme yapılmasına gerek yoktur. Ayrıca genel kurullarca kararlaştırılan faiz oranları daha sonraki yıllarda değiştirilmediği ve iptal edilmediği sürece genel kurula katılmasa dahi tüm üyeleri bağlar. Bu durumda, 818 Sayılı BK’nın 101/2. ( 6098 Sayılı TBK’nın 117. ) maddesi hükmü karşısında, genel kurulun belirlediği tarih kesin vade olup, üyenin bir ihtarla ayrıca temerrüde düşürülmesine gerek kalmadan, borcun ifasının istenebileceği kuşkusuzdur. Anapara faizi ise, borçlunun henüz temerrüde düşmeden ödemesi gereken sözleşmeyle kararlaştırılan faizdir. Bu durumda, kooperatif genel kurullarında kararlaştırılan faiz oranı, TBK’ nın 88. maddesinde düzenlenen anapara faizi olmayıp, 120. maddede düzenlenen temerrüt faizine ilişkindir. Kooperatif ile üyesi arasında ticari ilişki bulunmadığından yasal oranda temerrüt faizi uygulanmalıdır. 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 2/1. maddesi gereğince, bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1. maddede belirlenen yasal faiz oranına göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur. Maddenin açık ifadesinden de anlaşılacağı üzere temerrüt faizinin, yasal faiz oranından fazla alınması taraflarca kararlaştırılabilir. Anılan maddeler birlikte değerlendirildiğinde kooperatif genel kurulunca belirlenen aidatların ödenmesinde gecikme durumunda alınacak temerrüt faizinin yasal temerrüt faiz oranından daha fazla miktarda kararlaştırılabileceği anlamı çıkmaktadır. Ancak taraflar, uygulanacak faizi oranı, belirlerken, yukarıdaki paragrafta belirtilen 6098 Sayılı TBK’nın 120/2. maddesinde öngörülmüş olan sınırlamayı dikkate alınmak zorundadır.

Somut olayda, hükme esas bilirkişi raporunda Eylül 1996 tarihinden 31.12.2009 tarihinde kadar davacının aidat ve gecikme faizi borcu hesaplanmış olup, davacının borcu kooperatif genel kurul kararlarıyla belirlendiğinden ve genel kurul kararları da sözleşme niteliğinde olduğundan davacının menfi tespit istemine konu ettiği borç kalemlerine uygulanması gereken azami faiz oranı TBK’nın 120/2. maddesinde düzenlenmiş yıllık temerrüt faiz oranı olduğundan, davacı kooperatifin genel kurullarında kabul edilmiş temerrüt faiz oranı, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuata, yani 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 2/1. maddesine göre belirlenen yasal faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamayacaktır.

Bu durumda, mahkemece, davacının zamanaşımı iddiasının incelenmesinden sonra tamamen ya da kısmen zamanaşımına uğramadığı belirlenen aidat ve gecikme faizi miktarının saptanması halinde karar tarihinden sonra yürürlüğe giren anılan yasal düzenleme yapılan açıklamalar çerçevesinde somut olay bakımından değerlendirilerek, gerektiğinde bilirkişiden gerekçeli, açıklamalı ve denetime elverişli bir rapor alınmak ve sonucuna göre bir karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün, davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.11.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Avukat, Borçlar Hukuku, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, İş Davaları, İş Davası, iş hukuku, Tespit Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İŞTİRAK NAFAKASI

İŞTİRAK NAFAKASI


 Dava, iştirak nafakası talebine ilişkindir. Davalının bir su bayiinde asgari ücretle çalıştığı, 650 TL kira verdiği; davacının satış elemanı olarak çalıştığı, asgari ücret aldığı, 500 TL kira verdiği; müşterek çocuğun ise 2003 doğumlu olduğu anlaşılmaktadır.Tarafları n gerçekleşen sosyo-ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, müşterek çocuğun yaşı ve ihtiyaç düzeyine, davacı annenin de çalıştığı ve müşterek çocuğun bakım ve eğitim masraflarına katılma yükümlülüğünün bulunduğu gözetildiğinde; yerel mahkemece takdir edilen iştirak nafakası miktarı fazla bulunmuş, bu husus hakkaniyet ilkesine aykırı görülmüş, bu sebeple hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Müşterek çocuğun yaşı, eğitim durumu, ihtiyaçları, davacı çalışan anne ile nafaka yükümlüsü babanın ekonomik durumu gözetilerek, hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak, daha uygun nafakaya hükmetmek olmalıdır.

T.C.

YARGITAY

3. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/10480

K. 2017/332

T. 19.1.2017

4721/m.4,327/1,329/1,330

DAVA : Taraflar arasında görülen iştirak nafakası davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalı ile anlaşmalı olarak boşandıklarını, müşterek çocuğun velayetinin kendisine bırakıldığını, iştirak nafakasına hükmedilmediğini, çocuğun ihtiyaçlarını artık karşılayamadığını, davalının çocukla ilgilenmediğini belirterek; müşterek çocuk için aylık 500,00 TL iştirak nafakasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, ekonomik durumunun iyi olmadığını, asgari ücretle çalıştığını, çocuğun ihtiyaçlarını karşıladığını belirterek; uygun bir nafakaya karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece; davanın kabulüyle dava tarihinden geçerli olmak üzere 500,00 TL iştirak nafakasının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, iştirak nafakası talebine ilişkindir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 327/1. maddesinde; çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderlerin anne ve baba tarafından karşılanacağı hükme bağlanmıştır. Aynı yasanın, 328. maddesi hükmü gereğince; ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder. Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler. Küçüğe fiilen bakan ana veya baba, diğerine karşı çocuk adına nafaka davası açabilir. ( TMK. nun 329/1. maddesi )

Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Nafaka miktarının belirlenmesinde çocuğun gelirleri de gözönünde bulundurulur. ( TMK. nun 330/1. maddesi )

Tüm bu maddeler doğrultusunda, mahkemece, iştirak nafakası belirlenirken; tarafların sosyal ve ekonomik durumları, çocuğun yaşı, eğitimi ve ihtiyaçları gözönünde bulundurulmalıdır.

Somut olayda; davalının bir su bayiinde asgari ücretle çalıştığı, 650 TL kira verdiği; davacının satış elemanı olarak çalıştığı, asgari ücret aldığı, 500 TL kira verdiği; müşterek çocuğun ise 2003 doğumlu olduğu anlaşılmaktadır.

Tarafların gerçekleşen sosyo-ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, müşterek çocuğun yaşı ve ihtiyaç düzeyine, davacı annenin de çalıştığı ve müşterek çocuğun bakım ve eğitim masraflarına katılma yükümlülüğünün bulunduğu gözetildiğinde; yerel mahkemece takdir edilen iştirak nafakası miktarı fazla bulunmuş, bu husus hakkaniyet ilkesine aykırı görülmüş, bu sebeple hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

O halde, mahkemece yapılacak iş; müşterek çocuğun yaşı, eğitim durumu, ihtiyaçları, davacı çalışan anne ile nafaka yükümlüsü babanın ekonomik durumu gözetilerek, TMK’nun 4.maddesinde vurgulanan hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak, daha uygun nafakaya hükmetmek olmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 19.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Aile Hukuku, Avukat, Boşanma Davası, Hukuk, Medeni Hukuk kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

BOŞANMADAN KAYNAKLI MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ

BOŞANMADAN KAYNAKLI MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİ

                              Dava; boşanmadan kaynaklı manevi tazminat ve ziynet alacağı istemine ilişkindir. Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, paranın alım gücüne, kişilik haklarına, özellikle aile bütünlüğüne yapılan saldırının ağırlığına, manevi tazminat isteyenin boşanmaya yol açan olaylarda ağır ya da eşit kusurlu olmadığı anlaşılmasına nazaran davacı-karşı davalı kadın yararına hükmolunan manevi tazminat azdır. Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile, Türk Borçlar Kanununun 52. ve 58. maddeleri nazara alınarak daha uygun miktarda manevi tazminat ( TMK m. 174/2 ) takdiri gerekir. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297. maddesinin ( 2 ). fıkrasında: hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerektiği, aynı Kanun’un 298. maddesinin ( 2. ) fıkrasında da, gerekçeli kararın, tefhim edilen hükme aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre; Dava dilekçesi, bilirkişi raporu gibi herhangi bir belgeye atıf yapılarak hüküm kurulamaz. Gerek tefhim edilen ve zabıtla belirlenen kararda, gerekse buna uygun düzenlenmesi zorunlu gerekçeli kararda hüküm altına alınan eşyanın cins, nitelik, miktar ve değerlerinin ayrı ayrı gösterilmesi ve taraflara yüklenen borç ile tanınan hakların infazda güçlük çıkarmayacak biçimde belirtilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde, hüküm altına alınan ziynet eşyalarının değerlerinin ayrı ayrı gösterilmemesi suretiyle hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/4939

K. 2016/14282

T. 1.11.2016

6098/m.52,58

4721/m.4

6100/m.297/2, 298/2

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından, kusur belirlemesi ile manevi tazminatın miktarı yönünden, davalı-karşı davacı erkek tarafından ise her iki dava yönünden, temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 01.11.2016 günü duruşmalı temyiz eden davalı-davacı … vekili ve karşı taraf temyiz eden davacı-davalı … vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- )Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- )Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, paranın alım gücüne, kişilik haklarına, özellikle aile bütünlüğüne yapılan saldırının ağırlığına, manevi tazminat isteyenin boşanmaya yol açan olaylarda ağır ya da eşit kusurlu olmadığı anlaşılmasına nazaran davacı-karşı davalı kadın yararına hükmolunan manevi tazminat azdır. Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile, Türk Borçlar Kanununun 52. ve 58. maddeleri nazara alınarak daha uygun miktarda manevi tazminat ( TMK m. 174/2 ) takdiri gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

3- )6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297. maddesinin ( 2 ). fıkrasında: hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerektiği, aynı Kanun’un 298. maddesinin ( 2. ) fıkrasında da, gerekçeli kararın, tefhim edilen hükme aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre; Dava dilekçesi, bilirkişi raporu gibi herhangi bir belgeye atıf yapılarak hüküm kurulamaz. Gerek tefhim edilen ve zabıtla belirlenen kararda, gerekse buna uygun düzenlenmesi zorunlu gerekçeli kararda hüküm altına alınan eşyanın cins, nitelik, miktar ve değerlerinin ayrı ayrı gösterilmesi ve taraflara yüklenen borç ile tanınan hakların infazda güçlük çıkarmayacak biçimde belirtilmesi gerekir.

Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde, hüküm altına alınan ziynet eşyalarının değerlerinin ayrı ayrı gösterilmemesi suretiyle hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre ziynetlerin esasına yönelik temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, tarafların vekilleri duruşmaya geldiklerinden duruşma için taktir olunan 1.350,00 TL. vekalet ücretinin Didem’den alınıp …’a verilmesine ve 1.350,00 TL. vekalet ücretinin Gökhan’dan alınıp Didem’e verilmesine, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.11.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Aile Hukuku, Avukat, Boşanma Davası, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Medeni Hukuk kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İŞYERİ İHTİYACI SEBEBİYLE KİRALANANIN TAHLİYESİ İSTEMİ

 İŞYERİ İHTİYACI SEBEBİYLE KİRALANANIN TAHLİYESİ İSTEMİ 

                     Dava işyeri ihtiyacı sebebiyle, kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir.

İhtiyaç iddiasına dayalı olarak açılacak tahliye davalarının belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açılması gerekir. Kiraya veren, daha önce veya en geç davanın açılması için öngörülen sürede dava açacağını kiracıya yazılı olarak bildirmişse dava, bildirimi takip eden uzayan bir kira yılı sonuna kadar açılabilir. Dava açma süresi kamu düzenine dair olup, davalı ileri sürmese bile mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir.

Davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenebilmesi için öncelikle kira sözleşmesinin başlangıç tarihinin ve süresinin bilinmesi zorunludur. Davacının bildirdiği bu tarihlere davalı karşı çıkarsa uyuşmazlığın tarafların gösterecekleri tanık dahil bütün deliller toplanarak bir hadise olarak çözüme kavuşturulması gerekir.

Davacı akdin bitiminden önce sözleşmedeki şarta uygun olarak tahliye ihbarını yerine getirdiğine, davanın ise kira sözleşmesinin sonu olan tarihten sonraki bir aylık yasal sürede açıldığına göre, davanın süresinde olduğunun kabulü gerekir. Hüküm gerekçesinde yazılı ihtarnamenin varlığından söz edildiği halde, davanın esası hakkında karar verilmesi gerekir.

T.C.

YARGITAY

6. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/1972

K. 2016/2584

T. 31.3.2016

6098/m. 328350353

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar, davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava işyeri ihtiyacı sebebiyle, kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmişir.

Davacı kiralayan, davalı kiracısına 1.10.2014 tarihinde bizzat tebliğ edilen ihtarname ile işyeri ihtiyacının varlığı sebebiyle, taraflar arasındaki sözleşmenin 1.1.2015 tarihinde sona ereceğinin ve sözleşmenin yenilenmeyeceğinin bildirilmesine rağmen, davalı tarafça kiralanan tahliye edilmediğinden bahisle kiralananın tahliyesini istemiştir. Davalı ihtiyaç iddiasının samimi olmadığını davanın reddini savunmuştur.

Taraflar arasında düzenlenen ve davaya dayanak yapılan 1.1.2009 başlangıç tarihli, bir yıl süreli yazılı kira sözleşmesinin varlığı taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir. Sözleşmenin hususi şartlarının 19.maddesinde; “kontratın sona ermesinden bir ay evvel taraflar yazılı olarak ihtarda bulunmadıkları sürece, kontrat yenilenmiş kabul edilir” şartı kararlaştırılmış, davacı kiralayan sözleşmedeki bu şarta uyarak sözleşmenin yenilenmeyeceği ihbarını, dönem sonundan bir ay önce 29.9.2014 keşide 1.10.2014 tebliğ tarihli noter ihtarnamesi ile yerine getirmiştir. Davalı cevap dilekçesinde ihtarın varlığını kabul etmiştir.

6098 Sayılı TBK.’nun 350/1. maddesi hükmüne göre ihtiyaç iddiasına dayalı olarak açılacak tahliye davalarının belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde bu kanunun 328. maddesinde fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açılması gerekir. TBK.’nun 353. maddesi uyarınca kiraya veren, daha önce veya en geç davanın açılması için öngörülen sürede dava açacağını kiracıya yazılı olarak bildirmişse dava, bildirimi takip eden uzayan bir kira yılı sonuna kadar açılabilir. Dava açma süresi kamu düzenine dair olup, davalı ileri sürmese bile mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir.

Davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenebilmesi için öncelikle kira sözleşmesinin başlangıç tarihinin ve süresinin bilinmesi zorunludur. Davacının bildirdiği bu tarihlere davalı karşı çıkarsa uyuşmazlığın tarafların gösterecekleri tanık dahil bütün deliller toplanarak bir hadise olarak çözüme kavuşturulması gerekir.

Olayımıza gelince; davacı akdin bitiminden önce sözleşmedeki şarta uygun olarak tahliye ihbarını yerine getirdiğine, davanın ise kira sözleşmesinin sonu olan 31.12.2014 tarihinden sonraki bir aylık yasal sürede 16.1.2015 tarihinde açıldığına göre, davanın süresinde olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece hüküm gerekçesinde yazılı ihtarnamenin varlığından söz edildiği halde, davanın esası hakkında karar verilmesi gerekirken sözleşmenin bitim tarihinden önce veya bir aylık dava açma süresinde ihtarın bulunmadığı gerekçesiyle davanın süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu sebeple bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 Sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istenmesi halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 31.03.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Avukat, Borçlar Hukuku, Gayrimenkul Davası, Genel, Hukuk, Hukuki Danışmanlık, Kira Davası, Tahliye Davası kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın